|
|
|
|
D Ü N Y A Y I A Y D I N L A T A C A K T E K I Ş I K - G E R Ç E K K Ü L T Ü R I Ş I Ğ I D I R ! |
|
|
Ana Sayfa
Kültür ve Kültüroloji
Kültür Işığı
Kültüroloji
Kültür Felsefesi
Felsefe Kültürü
Estetik Kültürü
Sanat Kültürü
Doğa Kültürü
Kozmik Kültür
Kültürü Geliştirenler
Kültüre Hizmet Edenler
Kültür Kütüphanesi
B
|
KOZMİK HAYAT KOZMİK DÜŞÜNCE ve KOZMİK BİLİNÇ KOZMİK HAYAT Bilinen ve bilinmeyen İnsanlık Tarihinin başından beri Kozmik Bilinç, Kozmik Düşünce ve Kozmik Kültür insanın doğasının en temelinde yer almıştır. En eski metinlere baktığımız zaman görüyoruz ki insanlık, Dünya yüzündeki hayatı, Kozmik Hayatın bir parçası olarak algılamıştır. Tabii ki Dünya gezegeni üzerinde sadece insanlar değil, hayvanlar, bitkiler ve hatta taşlar, kayalar, dağlar bile ve temel elementler olan toprak, su, hava, ateş gibi maddeler bile, her zaman Kozmos’un etkisi altındaydı. Sadece gökten düşen taşlar, meteorlar ve asteroitler Dünyayı etkilememişti. İlk önce yakın Kozmos’ta gördüğümüz Güneş, Ay ve Gezegenlerin ritimleri Dünyayı etkilemişti. Örneğin, Güneşin günlük doğuş ve batış ritmi, yıllık mevsim ritimleri, sadece insanları değil, toprağı, suyu, hayvanları, bitkileri ve her şeyi etkiliyor. Ayın 28 günlük ritimleri ve günlük ritimleri, deniz suyunu çekip bırakan, suları yükseltip düşüren, geceleri dolunay parlaklığıyla aydınlatan veya yeni ay günlerinin karanlığı gibi etkileri Dünya üzerinde yaratıyor. Gezegenlerin gökyüzünde dönüş ritimleri, Dünyaya yaklaşma ve uzaklaşma ritimleri de her zaman insanların ilgisini çekmiştir ve hayatlarını etkilemiştir. En eski çağlardan bu yana insan, gözlerini göğe kaldırdığı zaman gündüz vaktinde, inanılmaz parlak ve Dünya’nın hayatını son derecede etkileyen Güneş’i görüyordu; gece ise binlerce yıldızları ve gezegenleri gören insan, elbette ilk önce o sonsuz boşluk gibi görünen Kozmos’un içindeki hayatı düşünüyordu. Zaten en eski dilleri analiz ettiğimiz zaman görüyoruz ki Kozmos, Eski Yunan diline göre, Yaşayan Varlıklarla Dolu İntizamlı Sonsuz Mekan anlamına geliyor. Hindu dilinde Kozmos – Antarikşa – Mandal, Hareket ve Hayat Dolu Ruhsal Mekan anlamına gelmektedir. Rusça Evren – Vselennaya, Hayat Dolu Mekan anlamına geliyor. En eski Sanskrit Metinler olan Vedalara bakarsak (Rig Veda, Sama Veda, Yadjur Veda, Atharva Veda ve beşinci Veda sayılan Mahabharata) ve Vedalardan sonra ortaya çıkan, Vedaların devamı ve zirvesi olan Vedanta Öğretisi, Kozmik Hayata en derin ruhsal anlamı vermektedir. Vedalara göre Yaratanın Kendiliği, Özben’i, Yüreği Olan Atman, tüm Evrenin Hayatını Yaratan ve Yönlendiren İlkedir. Advaita Vedanta Teklik Felsefesine göre, Atman Brahman’a eşittir. Yani tüm bilinen Evren, Tanrı’nın Varlık tarafıdır – Var olarak Yaşayan Tarafıdır. Bu nedenle Evrenin içindeki her şey canlıdır ve yaşıyordur ve bunun da kendi ritimleri ve periyotları vardır. Tanrı’nın Yokluk Tarafı veya Sınır Ötesi Atman ise, O’nun Bilinmeyen En Yüce Tarafıdır ve her şeyi Yaratan Kaynak’tır. Vedanta’ya göre var oluş illüzyondur, mayadır; hiçlik ve yokluk ise Tek Olan Gerçek Realitedir veya Kozmik Hayatın En Yüce Temelidir. Mahabharata kelimesinin anlamı zaten Büyük Bharata, yani Büyük Yüce ve Göksel Hindistan demektir. Yani bu Ezoterik Metin, yeryüzündeki Hindistan’ın yanı sıra, Göksel Hindistan’dan ve Onun Kozmik Hayatından söz ediyor. Zaten Dünya üzerinde yaşayan çoğu halkın Mitolojisinde olduğu gibi, Hint Mitolojisinde de, Eski Hint Sanatı’nda da, Vedanta gibi Eski Hint Felsefesi’nde de çok sayıda çeşitli Tanrılar, Melekler, Elohimler, Kohanlar, Çohanlar, Mahatmalar gibi çeşitli Varlıkları görüyoruz. Daha da fazlası bu Göksel Varlıklar, sürekli Dünya ile ve insanlık ile aktif ilgileniyorlar ve insanlığın hayatına karışıyorlar. Örneğin Eski Mısır Hermetizm Öğretisine göre, Tanrı sayılan Thot (Yunanlar Ona Hermes Trismegistus demiştir) göklerden inip insanlara Astronomi, Matematik, Fizik, Gramer gibi çeşitli bilimler vermiştir. Homeros’un İlyada ve Odysseia kitaplarında görüyoruz ki, Zeus, Athena Pallada, Apollon gibi Yunan Olimpik Tanrılar Panteonu’nun diğer Tanrıları da Dünya yüzündeki olaylara karışıyorlar, hatta bu olayları yönetiyorlar. Universium’a Kozmis diyen ilk Filozof Pisagor, kendi öğrencilerine Kozmik Hayattan söz ediyordu. Hatta Kozmik Sferlerin Müziğini anlatıyordu. Aynı bakışı Eski Hindistan’ın Estetiğinde de buluyoruz. Ona göre bütün Kozmos bir Canlı Müziktir. Ayrıca bir tiyatro oyunudur ve bu tiyatro oyununun içinde meşgul olan sayısız çok Yüce Varlıkların yanı sıra, insanlar da yer almaktadır. Bütün Kozmos kendi başına bir Sonsuz Senfonidir ve aynı zamanda Göksel müzisyenler Gandharvalar sürekli müzik çalıyorlar. Göksel dansörler Apsaralar sürekli dans ediyorlar. Aynı şekilde Eski Yunan Mitolojisine göre Apollon göklerde Kifar çalıyor ve Dünyadaki kendi öğrencilerine müzik aletleri yapmayı öğretiyor. Çeşitli tonaliteler veriyor ve müzik yapmayı ve hatta koroyu öğretiyor. Aspendos’ta, Efes’te ve Yunanistan’ın çoğu yerinde bulunan, göklere çanak gibi açık tiyatroların mimari özelliği de ve Antik Tiyatro Sanatı da aslında, Kozmik Hayatı ve Kozmik Dramaturjiyi, insanlara şairler ve aktörler sayesinde indirip göstermektedir. Gökteki muzalarla kontak kurak o tiyatronun ortasındaki aktörler, tiyatro oyununu, ona ilham kanalı ile gelen şarkıları, rolü o Göksel Enerjiyi indirerek insanlara transfer ederek gerçekleştiriyordu. Eski Hindistan’da Vedalar kitapları, binlerce yıllar Yüce Rişiler ve Brahmanlar gibi Hocalar tarafından direkt Kozmik Kaynaklardan alınıp insanlara okunuyordu. Ve sadece Rişi Valmiki ve Vyasa zamanlarında Vedalar kitap haline, yani yazılı metin şekline toparlanıp getirildi. Eski Mısır, Yunan, Hint ve Çin Filozofları Dünyanın Hayatını Kozmosun Hayatının bölünmez, ayrılmaz bir parçası olarak algılıyorlardı. Ve Dünyanın düzeninin göklerin düzeni ile ilgili olduğunu söylüyorlardı veya Dünyanın gökten yönetildiğini söylüyorlardı. Kozmik Hayatın yeryüzünde en iyi ispatlarından biri, Kozmik Kaynaklardan verilen Kutsal Metinlerdir. Yukarıda söz ettiğimiz, en eski zamanlarda ilk önce Brahma ve Narayana Tanrılar olduğu biliniyor; sonra efsanevi Yedi Kozmik Hoca olan Rişiler, ondan sonra onların öğrencisi olan ve artık yeryüzündeki Büyük Guru Gaudapada, onun öğrencisi Govinda ve onun öğrencisi Şri Şankara Çarya, Advaita Vedanta Öğretisi’nin Kaynaklarıdır. Aynı zamanda Kuzey Himalayalar’da bulunan Kutsal Kaylas Dağı’nın tepesinde, göklerde yaşayan Şiva Tanrısı, yeryüzünde intizam bozulduğunu görerek “Ben Dünya’ya gidiyorum, öğretiyi yeniden vermek ve insanların hayatını tekrar intizama getirmek için” diyor ve kendi öğrencilerini kendisi ile Dünyaya enkarne olmaya davet ediyor. O’nun öğrencilerinin arasında ise Vişnu, Varuna, Agni, Vayu, İndra, Brahma gibi Tanrılar yer almaktadır. Ve Şiva’nın kendisi Şankara olarak Hindistan’da enkarne oluyor. Ve ilk sekiz yaşına kadar tüm Vedaları ve Vedanta’yı tamamen öğreniyor ve ikinci sekiz yılda dört yüzden fazla en Yüce Ezoterik Felsefe kitaplarını yazıyor. Sonra Dünyayı terk etmek istiyor, ama Yüce Tanrı O’na “Sen daha 16 yıl kalmalı ve Öğretini kendi konferanslarınla dağıtmalısın; öğrencilerine bunu öğretmelisin; yeryüzünde çeşitli tapınaklar kurmalı ve Öğretinin daha geniş yayılmasını sağlamalısın.” Diyor. 19. ve 20. yüzyıllarda, eski Advayta Vedanta Öğretisi Swami Vivekananda, Ramanamaharşi gibi Büyük Hint Hocaların, Filozofların elinden Neo-Vedanta olarak, yani Yeni Vedanta olarak tekrar ortaya çıkmış ve Dünyaya verilmiştir. Antik Filozof, Neoplatonik Jamblikos kendi kitaplarında, Kozmos’ta yaşayan Tanrılardan söz ediyordu: “Tanrılar Hakkında”, “Zeus’un Timei’deki Söylevi Hakkında”, “Platon’un Teolojisi Hakkında”, “Mısır Gizemleri Hakkında”. Jamblikos ‘Düşünen Kozmostan’ söz ediyordu. Daha fazlası kendi Orijinal Teorji Teorisini anlatan kitabında, gökteki çeşitli boyutların varlıklarından ve Tanrılarından, hatta Tanrıların Hiyerarşisinden söz ediyordu ve Onlarla nasıl temas kurulabileceğini, nasıl işbirliği yapılabileceğini anlatıyordu. Mahabharata’da ve O’nun Öz’ü olan Bhagavat Gita’da daha net bilgiler görebiliyoruz. Gökteki Tanrıların kralı olan İndra’nın ve yeryüzündeki bir anneden doğan, Vişnu Tanrının enkarnesi Şri Bhagvan Krişna Peygamberin öğrencisi olan Arcuna, 5000 yıl önce Kurukşetra Alanında başlamak üzere olan bir savaştan önce babası İndra tarafından en yüksek göklerin sferlerine davet ediliyor. Ve İndra’nın gönderdiği ‘uçan araba’, çağdaş dille UFO’nun kaptanı Matali, Dünyaya gelip Arcuna’yı alıyor ve göklere babasına götürüyor. Babası da Arcuna’ya, yeryüzündeki savaşta oğlu Arcuna ve onun beş kardeşi zafer kazansın ve kötülüğü yenip Hindistan’a barış getirsin diye, en güçlü Kozmik silahlarından biri olan Gandiva Ok’unu hediye edip onu kullanmayı öğretiyor. Vişnu Purana, dünyada insanlığın düzeni tamamen bozulduğu zaman, insanlar ruhsuzluk, ahlaksızlık, cehalet ve maddiyat içine gömüldüğü zaman, Kali Yuga sonunda dünyada kıyamet koptuğu zaman, Vişnu Tanrı’nın Dünyaya 10. kez gelişi olan Kalki Avatar'ın, beyaz atı üzerinde göklerden ineceğini, Dünya’da yeni intizam ve düzen kuracağını ve sonra tekrar kendi göksel sarayına döneceğini anlatıyor. Sadece Yüksek Kültür’e sahip olan Eski Mısırlılar, Hintliler, Yunanlılar değil; Mayalar ve hatta Avustralya Aborjinleri, Afrika Buşmenleri kendilerinin Kozmik Evi olarak, Güneş Sistemi’nin dışındaki başka yıldızları gösteriyorlar. Onların arasında Sirius, Antares, Aldebaran, Rigel gibi yıldızlar bulunuyor. Peki, bu uygarlıktan uzak ilkel halklar kendi Kozmik Kaynaklarını nereden biliyorlar? Ne yazık ki, Orta Çağlarda büyük karanlığa gömülen insanlık, kendi Kozmik Kaynaklarından kopmuş ve Kozmik Bilincini kaybetmiş hale gelmiştir. Bu nedenle Rönesans çağında yaşayan ve bütün Kozmosun, Evrenin hayat dolu olduğunu savunan Jordano Bruno, bu düşüncesi nedeniyle ateşe verilmiştir. Eğer hayatta kalmak istiyorsa, kiliseye uymayan bu öğretisinden vazgeçmesi istendi. Yanıt olarak, “Hayır! Gerçekten vazgeçemem, beni ateşe bile atsanız. Kozmos hayat dolu!” diyen Kahraman Filozof, bu idea için canını vermiştir. En eski çağlarda ortaya çıkan, aslında Kozmik Kaynaklardan verilen Astroloji Öğretisi, yıldızların ve gezegenlerin ruhsallığından söz ediyor. Ve her bir insanın, hatta dünyadaki her varlığın hayatı ile gökcisimlerinin çok derin ilgisi olduğunu öğretiyordu. Gittikçe insanlık ruhsuzlaşınca, Astroloji’den ortaya Astronomi İlmi çıktı ve Astroloji unutuldu. Hatta onu sahte öğreti saymaya başladılar. Astronomi ise, hatta Çağdaş Astronomi bile hala Kozmos’a sadece Fizik Plan açısından bakmaktadır. Halbuki aslında en eski zamanlardan beri Kozmos kavramının en az üç çeşidi vardı: Bilinen Fiziksel Makrokozmos, Megakozmos ve Mikrokozmos. Eski Çin, Yunan, Hint Filozofları insana Mikrokozmos diyorlardı ve Mikrokozmos’un Makrokozmos’a eşit olduğunu savunuyorlardı. Megakozmos ise sadece fiziksel açıdan bakanlar için Büyük Evren veya Evrenler anlama gelir ama bu sadece fiziksel bir yaklaşımdır. Kuantum Mekaniğinin ortaya koyduğu bilgileri dikkate alırsak Mikrokozmos kavramı, Fiziksel anlamda çok genişliyor ve inceliyor. Ama aslında Megakozmos kavramı, hem Makrokozmos’u ve hem de Mikrokozmos’u, hem de fizik plandan üstün olan Evrenin gittikçe incelen boyutlarını içermektedir. Aslında Gerçek Kozmos, Evren’in tüm yedi katını içeren Kozmos sayılır. Ve bu bilgi en eski zamanlardan beri, örneğin Vedanta’da Dünya’da vardır. Çağdaş Bilim ilginç bir şey yaşamaktadır: ilimler ve bilimler gittikçe Vedalar ve Vedanta Felsefesinde öğretilen bilgileri sanki yeniden keşfediyor ve böylece aslında onlar, bu Öğretilerdeki bilgileri ispatlıyor. Böylece görüyoruz ki, Kozmik Hayat sadece fiziksel Kozmos’ta değil, aynı zamanda ince planların Kozmosunda yani Ruhsal Kozmosun mekanlarında ve boyutlarında da vardır. Ve yukarıda gördüğümüz gibi, tüm Dünya Tarihi ve çeşitli zamanların ve çağların, milletlerin Kültürü gösteriyor ki; Kozmos’un her boyutunda, her sferinde hayat vardır ve çeşitli varlıklar yaşamaktadır. Sonuçta, aslında Kozmik Hayat, bütün bu Kozmosun farklı Boyutlarında yaşayan tüm Kozmik Canlıların Birleşmiş Hayatıdır ve Kozmik Hayat kendi kendine bir bütün Tanrısal Hayattır.
KOZMİK DÜŞÜNCE ve KOZMİK BİLİNÇ
Dünya’da
hayat var mıdır? Bir araştırmacı bu soruya cevap vermek için
biyoloji açısından bakmak zorundadır. Biyoloji dışındaki başka
açılardan bakarsa, ‘Dünyada hayat yok.” Demek mümkündür. Aynı
şekilde “uzayda hayat var mı” diye sorduğumuzda; eğer bu uzaydaki
hayatı, sadece biyolojik olarak arıyorsak bunun cevabı, “hayır”
olabilir veya Kozmosta insana benzer bir biyolojik tür bulmak zor
olabilir veya en azından hayat kavramı çok daralmış olabilir. Ve
organik madde açısından baktığımız zaman hayata, hayat kavramına biz
sonsuz imkanları çok daraltıp küçülterek ve basitleştirerek,
düşürerek bakıyoruz. Ama Kozmik Hayatı anlamak için, insanın Kozmik
Düşünceye ihtiyacı vardır. En eski zamanlardan bu yana insan hep
merak etmiştir: “Bu gezegende hayat varsa, gökte, başka gezegenlerde
ve yıldızlarda da hayat var mı?” Ne yazık ki bazı bilim adamları
bile ret edenler arasındadır ve dünyadan başka hiçbir yerde hayat
olmadığını ve bunun mümkün olmadığını sanmaktadırlar. Peki Dünya
gezegeni kaç yaşındadır? Yaklaşık beş milyar yıl yaşındadır. Peki
Kozmos kaç yaşındadır? İnsan aklı buna cevap veremez; Kozmos’un yaşı
sonsuzdur. Zamanı sonsuzdur. Mekanı sonsuzdur. Ne ki beş milyar yıl,
nedir ki Sonsuzluğa göre...? Bu küçücük Gezegen ve Güneş Sistemi
nedir ki Sonsuzluğa göre? Bizim Galaksimizde bile yüz milyarlarca
yıldız, gezegen vardır. Bizim galaksimiz gibi milyarlarca ve
milyarlarca Galaksi vardır, sadece bilinen Evrenin içinde. Bilinen
Evren ise, sadece kendince en uzak mesafeyi tarayabilen radyo
teleskopların tarayabildiği fiziksel plandaki mekandır. Peki bu
Sonsuzluk, çeşitli anlamda Sonsuzluk içinde, Kozmik Doğa – Kozmos’un
Doğası, Dünya’dan başka hiçbir yerde hayat yaratamaz mı? Hayat her
zaman biyolojik mi, organik mi olmak zorundadır? Tabii ki hayır!
Zorunda değil! En eski Kutsal Metinlerin ve Efsanelerin söylediği
gibi, hayat biçimleri ve türleri de Kozmos’ta Sonsuzdur. Eğer bu
konuya din açısından bakarsak ve Tanrı sadece Dünyada hayat yaratmış
ve başka hiçbir yerde yaratmamış dersek; biz Sonsuz Güç ve Sınırsız
imkanlara sahip Tanrı’yı kendi dar aklımıza kadar indirip O Yüce
Sonsuz Kaynağı küçültmüş ve sınırlamış olmaz mıyız? Mümkün mü,
Sonsuz Güç ve İmkanları olan Tanrı, sadece bir yerde hayat yaratsın.
Ve beş milyar yıldan önceki Sonsuzlukta, ne Kozmik Doğa ve ne de
Tanrı, hiçbir hayat yaratamamış mıdır Kozmos’a ve Evrende? Hayır
diyenler ve ret edenler, kendi akıllarının küçük hapsine ve küçük
hücresine kendilerini teslim ettiklerinin farkında mıdır acaba?
Çağdaş Dünyada İlim ve Bilim çok büyük otorite kazanmıştır. Hatta
bazı araştırmacılara göre, yeni bir din haline gelmiştir. Tamam, en
sade, en basit ve mantıklı düşünmeye çalışalım: 300 yıl önce telefon,
radyo, televizyon gibi iletişim araçları var mıydı? Otomobiller,
trenler ve uçaklar, uzay gemileri var mıydı? İnsan uzaya uçmuş muydu?
Ama 300 yıl önce, yani 18. ve 19. yüzyılın Aydınlık Çağı’nda hangi
insanın aklına, bir roketle uzaya, Ay’a ve Mars’a uçmak gibi
seyahatler gelebilirdi? Peki 300 yıl sonra, teknolojinin gelişimi
sayesinde ve daha da çok insanın ruhsallaşması sayesinde ne kadar
yeni Kozmik keşifler ve buluşlar olabileceğini şimdi kim tahmin
edebilir? Zaman temposu gittikçe hızlandığı için gelecek 300 yıl,
geçmiş 300 yıldan çok daha fazla yenilikler getirebilir. Ve eğer
şimdi bile, bu gezegen insanı artık Güneş Sistemi içinde istediği
yere uçabileceğini düşünüyorsa ve buna uygun teknoloji
yaratabileceğinden de eminse, sonsuzluğun içinde başka yıldızların
ve gezegenlerin uygarlıklarının oluşması mümkün değil midir? Ve
onlar, insandan daha çok ruhsal ve akıllı olamaz mı? Eğer öyleyse,
onlar insanın bildiği ve kullandığı düşünce mekanizmasını aşmış
olamazlar mı; bu demek oluyor ki, eğer bunu kabul edebiliyorsak,
insandan çok daha ruhsal ve çok daha “akıllı” varlıklar, Kozmosta
her zaman zaten yaşamaktadır demektir? İşte bu demek oluyor ki;
Kozmos’ta, Evren’de, her çeşit seviyede, her çeşit frekansa uygun
Kozmik Düşünce vardır. İnsan bunları algılayabilecek seviyede de
olabilir veya Kozmik Düşünce normal insanın algılayamayacağı seviyelerde ve
frekansta da olabilir.
20. yüzyıl
insanlığı, Dünya dışı varlıkları çok ciddi şekilde merak etmeye
başlamıştır. Hatta onları çeşitli optik ve radyo teleskopları
kullanarak aramaya başlamıştır. Ve kendi de, uzaya çeşitli sinyaller,
imajlar, işaretler göndermiştir. Bugün ise, Kozmik
Teleskopları ve Yeryüzünde inşa edilmiş muazzam radyo teleskoplarını
kullanarak ve onları internete bağlayarak uzayda hayat ve uzay
kardeşleri arayan bilim adamları, milyonlarca bilgisayar
sahiplerinden bile faydalanabiliyorlar. Yani bugün bilgisayara sahip
olan ve internete bağlanabilen herkes, uzayı tarayan teleskoplar
sayesinde dünyaya gelen bilgileri özel programlarla araştırarak
Dünya dışı varlıkları araştırabilir. Bu muazzam projede çalışan
milyonlarca insan, deli midir acaba? Hayır! Aslında her insan
Yüreğinin Derinlerinde biliyor ki, Sonsuz Kozmos boş olamaz! Her
yerde hayat vardır ve bizim gibi veya bizden çok daha üstün Kozmik
Varlıklar kesinlikle uzayda vardır. Var olana inanırlar ve onları
kendi büyük kardeşleri gibi özlerler.
19. yüzyılda bir Rus kasabasında ortaokulda ders veren Fizik ve
Matematik Öğretmeni Edouardovich Tsiolkovski, kendi evinde roket
modelleri yapıyordu; acayip şemalar çiziyordu; boşluğa uçan
roketlerin motorlarının nasıl olabileceğini düşünüyordu ve felsefi
kitaplar yazıyordu. Komşuları ona deli diyordu. Ama Tsiolkovski
Kozmos’un hayat dolu olduğuna çok emindi ve diyordu ki; “Dünya
insanlığın beşiğidir. Ama hiç kimse sonsuzluğa kadar beşikte kalamaz.”
O, insanın artık Dünya dışına çıkmasının zamanı geldiğine inanıyordu ve
bunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle, O’nun Kozmik Düşüncesi ve
Kozmik Bilinci O’na Kozmonotluğun babası olması için imkan sağlamıştı.
Daha ilk uçaklar inşa edildiği dönemde, Edouardovich Tsiolkovski hava
olmayan Kozmik Boşlukta uçabilecek roketlerin teorisini yaratmıştı
ve bunun formüllerini çıkarmıştı. Az kimse O’na inanıyordu. Ama
mühendis Sergei Korolev O’na inandı ve O’nun Roket Uçuş Teorisini
gerçekleştirdi. Bu nedenle uzaya uçan ilk uydular Rusya’da inşa
edildi. Ve Korolev'in yaptığı uzay gemisinde, uzaya ilk defa uçan
insan Rus Vatandaşı Yuri Gagarin’di. Şimdi Dünya’da yüzlerce
Kozmonot ve Astronot vardır. Artık uzaya parası olan turist bile
çıkabiliyor. Acaba çok daha gelişmiş Kozmik Uygarlıklar, Dünya’yı da
daha önce, eskiden keşfetmiş ve ziyaret etmiş olamaz mı? Bırakalım
bu sorulara herkes kendi cevabını kendi versin. Bizim için önemli
olan şu ki, 20. yüzyılda insanlığın Düşüncesi ve Bilinci
Kozmikleşmiştir. Ve şimdi çok sayıda insan, Dünya insanlığının
hayatına Kozmik Hayatın bir parçası diye bakıyor. Ve insan, kendi
aklına ve bilincine Sınırsız Kozmik Bilincinin şekillerinden biri
diye bakıyor.
Acaba insanın
elinde dolaşan karınca insanın ne olduğunu biliyor mudur ve o
karınca insan Kültürünü anlıyor mudur?
Acaba
Shakspeare’in kitaplarını kemiren fare edebiyattan anlıyor mudur?
Acaba Leonardo Da
Vinci’nin altında olan at, Leonardo’nun bilinç seviyesini ölçebilir
mi?
Acaba operaya
davet edilen maymun, operadan bir şey anlar mı?
Düşün insan! Sen
kimsin? Neyi biliyorsun? Belki de bilmediğin bildiğinden sonsuzluk
kadar büyüktür. Öyle ise reddetmeden önce hayal gücünü kullan ve
düşün. Çünkü düşünerek Düşünce Kültürüne sen de ulaşabilirsin bir
gün. Hatta Kozmik Düşünce Kültürüne de ulaşabilirsin. Çünkü Ruhunda
ve Yüreğinde, Kozmik Bilincin ve Kültür’ün Temellerini taşıyorsun.
|
|
Copyright ©2008 - Kültür Işığı Web Sitesi. Tüm haklar Saklıdır. Bu Sitenin hiçbir sayfası veya parçası kullanılamaz. |
|