|
|
|
|
D Ü N Y A Y I A Y D I N L A T A C A K T E K I Ş I K - G E R Ç E K K Ü L T Ü R I Ş I Ğ I D I R ! |
|
|
Ana Sayfa
Kültür ve Kültüroloji
Kültür Işığı
Kültüroloji
Kültür Felsefesi
Felsefe Kültürü
Estetik Kültürü
Sanat Kültürü
Doğa Kültürü
Kozmik Kültür
Kültürü Geliştirenler
Kültüre Hizmet Edenler
Kültür Kütüphanesi
|
Doğa Kültürü ilk yaklaşımda bazıları için tuhaf bir konu gibi gelebilir. Çünkü genelde insanlar, Doğanın doğal bir şey olduğunu düşünmeye ve Kültür’ün ise yapay bir şey olduğunu düşünmeye alışmıştır. Ama hiç de öyle değil. Tam tersine gerçek şu ki, Kültür bilinen doğadan daha çok doğal, hatta tek doğal şeydir. Veya tüm Kozmik ve Dünya Doğasının en derin Temelidir. Bu nedenle bunu açıklamam gerek. Ne yazık ki Kültür kavramı, son yüzyıllarda deformasyona uğramıştır ve Uygarlık (Sivilizasyon) anlamı taşımaya başlamıştır. Medeniyetin ne olduğunu düşünen çağdaş insanın aklına her zaman uygarlık ürünleri gelir. Bu açıdan bakarsak, tabii ki uygarlık yapay bir şey olduğu için Doğa gibi doğal olamaz. Ama ben burada Gerçek Kültür’den söz ediyorum. Gerçek Kültür Evrenin, Kozmosun, tüm Yıldızların, Gezegenlerin, Tüm Dünyanın temelinde olan en yüksek ve Yüce, Ruhsal, Tanrısal Işıktır, Enerjidir. Ve bu açıdan Kültür’e Çağdaş Bilim çok yaklaşmıştır, hatta Dünyadaki bazı fizikçiler en Yüce Ruhsal Enerjinin (manevi açıdan buna Ezoterik Felsefe’de Işık denir) fiziğini bile incelemektedirler (S.Grof, I.E.Tamm, G.I. Shipov, R.Can ve B.Dann, A.P.Dubrov, Montegyu Kin gibi birçok araştırmacıların çalışmalarına; araştırmacı Tihoplav V. ve Tihoplav T.'nin, "İnancın Fiziği", "Hayattan Sonraki Işık", "Başlangıcın Başı", "Büyük Geçiş", "Tanrının Zamanı" gibi kitaplarına; B.Palyuşev'in "Tanrı'nın Fiziği" kitabına bakılabilir.). Ama Tüm Kozmik Doğa’nın içinde O Doğayı Yaratan, O Doğayı Canlandıran, Yaşatan ve Geliştiren Sonsuz bir Enerji Kaynağı vardır. Bu Kaynağa Yaratan derler, Tanrı derler, Mutlak derler, Alem Annesi derler, AUM derler vs…
Çağdaş Dünyada bilinen en eski kitaplardan biri olan Mahabharata’nın
en önemli parçası Bhagavat Gita (Tanrı’nın Şarkısı) bu konuda
çok net ifadeler içeriyor. Avatar Şri Bhagvan – Vişnu Tanrı’nın
Enkarnesi olarak beş bin yıl önce Dünyaya gelip kendi öğrencisi
Arcuna’ya, kendi Ölümsüz Öğretisi Bhagavat Gita’yı vermiştir.
Demiştir ki: “Tüm Dünya’yı aydınlatan Güneş’in Parlaklığı, Ay’ın ve
Ateş’in Parlaklığı – Bu Benim Parlayan Işığımdır! Dünya Doğasına
girerek Ben Kendi Gücümle tüm canlıları destekliyorum, yaşatıyorum.
Tüm bitkileri, onlar için, tatlı soma olarak yetiştiriyorum.
Vaşnavara Ateşi olarak, canlıların bedenine giriyorum. Prana – Apana
ile birleşerek, Ben dört çeşit yemeği hazmediyorum. Herkesin
Yüreğinde Ben Varım. Hafıza, Bilgi, Düşünme Yeteneği Bendendir.
Vedalar tarafından Bilinen Her şey Benim. Vedalar’ı Bilen Benim ve
Vedanta’nın Yaratıcısı da Benim. (Bhagavat Gita, 15. Bölüm, 5. ve
15. numaralar) Burada çok iyi görüyoruz ki, Güneşin, Yıldızların ve
Gezegenlerin Işığı, Ateşin Işığı, bitkileri, hayvanları ve insanları
besleyen ve Yaşatan Işık, her bir Canlının Yüreğinde olan Işık, her
insanın hafızasını, bilgisini, düşüncesini, bilincini Canlandıran ve
Yaşatan Işık, aslında O Yüce Kaynağın Enerjisidir. İşte O Enerjiye,
Ezoterik Felsefe’de AUM denir. Vedanta’da ise, Işık dediğimiz bu
Enerji’nin Kaynağına Atman denir.
Böylece tam olarak Yaratılıştan itibaren, Ruhsal, Tanrısal Işık yani
Gerçek Kültür, Doğanın Temelinde bulunmaktadır. Ve bundan daha doğal
bir şey yoktur. Çünkü Kültür kavramının gerçek anlamı şudur: Kültür
kelimesi iki kelimeden oluşmaktadır. İkinci kelime Ur – Uzak Doğu
dillerinde, yukarıda söz konusu olan Yüce Ruhsal Tanrısal Işık, yani
en Temel Enerjidir. Bu Enerji ise Varlılık, Bilinç, Bilgelik,
Güzellik, Sevgi ve Sevinç Enerjilerinin Mutlak Sonsuz anlamındadır.
Bundan sonra Ona AUM diyeceğiz. Bazı metinlerde Ona Alem Annesi de
diyorlar. Yani bu her şeyi Yaratan, Canlandıran ve Geliştiren
Enerji, aslında öncelikle Sevgi Enerjisidir. Bu nedenle, Kült
kavramı, şöyle açıklanabilir: Yüce Tanrısal Kaynak – Yaratan, Kendi
Enerjisi ile her şeyi Yaratıyor, Sevgi ve Sevinçle Canlandırıyor,
Yaşatıyor ve Geliştiriyor. Yani Kendi Işığından, tüm Evreni,
Kozmosu, Doğayı, Hayatı ve var olan her şeyi ortaya çıkarıyor. İşte
bu Yüce Yaratan’ın Kült-Ur’udur. O, Doğanın Yaratıcısıdır. İşte bu
nedenle insan da Ruhun Öz’ü olan kendi Yüreğinde, bu Yüce Işığı
taşımaktadır. Ve Yüce Yaratan gibi, insan da Yüreğindeki bu Işığı
kendi Doğasını aydınlatmak, ışıklandırmak için ve etrafındaki tüm
Doğayı Aydınlatmak ve Işıklandırmak için Sevgi ve Sevinçle Kültür’e
hizmet etmelidir. Çünkü aslında söz konusu olan O Yüce Tanrısal
Kaynak, Gerçekten insanın Sonsuz Ruhunun Merkezi olan, Ölümsüz
Tanrısal Öz’ü olan Yüreğindedir. İşte bu nedenle Kültür’e Hizmet
etmek, insanın Yüreğindeki ve Ruhundaki Yüce Ölümsüz Yaratıcı Işığa
hizmet etmek demektir; aynı zamanda tüm Doğa’ya hizmet etmek
demektir. Çünkü bu Ruhsal Işığın, Yüce Enerjisi olmadan Doğa’da
hiçbir şey yaşayamaz ve ilk önce insanın kendi sadece iki ayaklı,
cansız, ruhsuz ve ışıksız bir makineye, bir robota benzer. İşte Doğa
Kültür’ünün Felsefesi budur!
Bunları okuyan, bu konseptte bir eksikliği fark edebilir. O da
şudur: yaşadığımız bu dünyada acılar var, ıstıraplar var, karanlık
var ve kötülük var, ölüm var; peki o zaman bu Sonsuz Enerji’nin
Dünyada eksikliği var demektir. Hatta Astronomi’den ve
Astrofizik’ten biliyoruz ki, yıldızlar, gezegenler, galaksiler
doğduğu gibi, bir gün silinip yok olup gidiyorlar, yani ölüyorlar,
yani inanılmaz büyük Işık veren Güneşler bile bir gün sönebiliyor ve
karanlığa gömülebiliyor. Bu nasıl oluyor ve neden oluyor? Şöyle bir
soru soracağım: Odunlar alev alev yanıp bittikten sonra, ateş sönmüş
gibi gözüküyor, ben ise soruyorum – nereye gidiyor alev, nereye
gidiyor bu ateşin ışığı? Gerçekten sönüp bitiyor mu? Hayır. Odunlar
yanıp biter ve kül olur. Ama ateş ve ateşin yarattığı ışık, ince
boyutlara yükselir ve sonsuzluğa gider. Aynı şekilde bitkiler,
hayvanlar ve insanlar öldüğü zaman, onların Ruhu, yani O Yüce Enerji
veya Işık ölüp yok olmaz. O sadece frekansını değiştirir ve görünen
şey görünmeyen boyutlara, oktavlara yükselir. Bu nedenle, Doğa’da ve
Doğa’nın Hayatında, hatta Kozmos’un Hayatında biz, doğuşun yanı sıra
yok oluşu da görüyoruz. Ama bunlar illüzyondur. Çünkü Kültür’ün Yüce
Ruhsal Işığı, ölümsüzdür. O Işığın yarattığı şekiller gelişir,
değişir ve hatta deforme olur, silinir, yok olur. Ama Doğa’nın
herhangi bir şeklinde olan, temelinde olan O Yüce Yaratıcı Enerji
ölümsüzdür. O asla yok olmaz, kaybolup gitmez. En fazla, o Kendi
Kaynağı’na döner. Ve sonra tekrar yeni yaratılış devresini (cycle)
başlatır. Ama insan hayatının ölçülerine göre, bu Kozmik periyotlar
çok büyüktür. O yüzden zor takip edilir. Ve çoğu zaman insan,
özellikle Çağdaş Dünya’da kötülük, iyilikten daha çoktur; çirkinlik,
güzellikten daha çoktur; karanlık ışıktan daha çoktur; nefret
sevgiden daha çoktur diye düşünebilir. Burada Mevlana'nın
sözlerini hatırlamak doğru olur: “Nice insanlar gördüm üzerinde
elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.” Demiştir. Gerçekten etrafımıza baktığımızda, çoğu zaman
ruhsuz, ışıksız bedenler görüyoruz. Çünkü maddiyata, bencilliğe,
ruhsuzluğa, cehalete kapılmış insan kendi Yüreğindeki Işığı kapatmış
veya tamamen söndürmüş oluyor. İşte bu tür ruhsuz, cansız ve ışıksız
insanlara Mevlana, boş elbiseler demiştir. İşte Çağdaş Dünya’nın
ve insanlığın en büyük problemi de zaten budur. Bu Demir Çağın
sonunda, insanlığın her yerde yaşadığı en büyük felaket, onun
ruhsuzluğu, ışıksızlığı, içsel karanlığıdır.
Bhagavat Gita’nın 13. bölümünde Şri Bhagvan, “Bu bedene Alan derler.
Onu idrak edene Alanı İdrak Eden, der Bilgeler. Tüm Alanlarda,
Alan’ı bilen, diye bil Beni!”. Diyor Avatar. “Bilinmesi gerekli
olanı söyleyeceğim, bunu bilen ölümsüzlüğe kavuşur. Sınır ötesi
Brahma’nın (Yaratan) Başlangıcı yok; O’na Var Olan da, Var Olmayan
da demiyorlar. Onun her yerde kolları, bacakları; her yerde gözleri,
kulakları, kafaları vardır. O, her şeyi duyarak, her şeyi
kucaklayarak Dünyada (Alemde) bulunuyor. Tüm duyguların niteliğiyle
parlayarak, O aynı zamanda tüm duygulardan özgürdür. Hiçbir nitelik
taşımadan, tüm niteliklerden haz alan, her şeyi içeren O, hiçbir
şeyle alakada değildir. Varlıkların dışında ve içinde, hareketsiz ve
yine de hareket içinde, O Kendi İnceliğinde idrak edilemez. O, uzak
ve yakın varlıkların içinde olmadan, sanki aynı zamanda tüm
varlıkların içine dağılmıştır. Bilmek gerek ki, O tüm Varlıkların
Taşıyıcısı, Yaratıcısı ve Yok Edicisidir. O Işıkların Işığı, tüm
karanlığın ötesinde sayılır. O, Bilinen, Bilgi ve Bilginin Amacıdır.
Her canlının Yüreğinde Vardır O. Bil, nerede ne yaratılsa
Yaratılsın, hangi varlık doğsa doğsun bunun nedeni Alan’ın, Alan’ı
Bilenle Birleşmesidir. Tek Güneş’in bütün Dünya’yı aydınlattığı
gibi, Alan’ın Hükümdarı tüm Alanı Aydınlatmaktadır. Alan ve Alan’ı
Bilen’in arasındaki farkı Bilgelik gözleriyle gören ve Alan’dan (Prakriti’den),
varlıkların (Puruşaların Öz’ü) özgürleşmesini görenler, en Yüceye
gidiyorlar.” (Bhagavat Gita, 13. bölüm, 1. ve 34. numaralar) Biraz
kaba da olsa bunun yorumu şu ki, Alan – maddedir; yani en ince ilk
maddeden, Dünya’da bilinen en kaba maddeye kadar tüm maddelerdir. Alan’ı Gören,
Bilen, İdrak eden ise Yüce Işığın Kaynağıdır. Ezoterik Felsefe’de
bazen birincisine Alem Annesi derler, diğerine ise Tanrı Baba
derler. Yukarıda söylendiği gibi, burada görüyoruz ki, her şeyin
doğuşu, her varlığın doğuşu bu Alan’ı Bilen’in, Alan’ı bilmesiyle
oluşuyor. Yani Doğa’nın Başlangıcında Yüce Ruhsal Işığın, Madde ile
birlikte Sevgiyi Gerçekleştiren Eylemi vardır. Burada görüyoruz ki,
Kültür en temelde bir eylem olarak aslında Sevgi’nin Pratik
Gerçekleşmesidir. Ve bu gerçekleşme, her boyutta, Evrenin tüm
planlarında, zamanlarında ve mekanlarında daima gerçekleşmektedir.
İşte bunun sayesinde sabah güneşin doğuşu ile doğa uyanıyor. Bunun
sayesinde ilkbaharda tüm bitkiler, hayvanlar, insanlar sevgiyi yoğun
yaşıyor ve karşıtlar birleşiyor. Bunun sayesinde ağaçlar ve çiçekler
meyve veriyor ve çocuklar doğup ortaya çıkıyor. İşte bunun sayesinde
hayat, sonsuzluktan sonsuzluğa akmaya devam ediyor. İşte Kozmik
Hayatı ve her varlığın yaşamını, tüm acılara, yok oluşlara, ölümlere
rağmen devam ettiren ve sonsuzluk içinde Canlı ve Doğal Var Oluşu
sağlayan, Sevgi Kültür Eylemidir.
Tanrısal Kültür Kaynağı gibi, insan da kendi Kültür Görevini
yapmalıdır. Doğanın içindeki, Öz’ündeki ve her varlığın Yüreğindeki
Işığı görmeli ve O’nu severek, O’na hizmet ederek, O’nun büyümesini
ve yükselmesini sağlamak, tüm insanların en doğal Kültür Görevidir.
|
|
Copyright ©2008 - Kültür Işığı Web Sitesi. Tüm haklar Saklıdır. Bu Sitenin hiçbir sayfası veya parçası kullanılamaz. |
|